Stefan Zweıg Ve Kitapları

Herkese kitaplı günlerden merhaba! Bugün biraz Stefan Zweig ve onun kitapları hakkında konuşalım istiyorum. Hazırsanız başlayalım.

1881 yılında Avusturya’da doğan Zweig henüz küçük yaşlarındayken zaten edebiyata olan merakını fark etmiş ve bu konuda eğitim almıştır. Edebiyata olan ilgisi daha sonra onu çeşitli diller öğrenmeye itmiş ve zamanla İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrenmiş.

Henüz lisedeyken şiirler yazmaya başlayan Zweig, lise de devamsızlık haklarını kullanarak bir gazetenin kültür yazılarını yazmaya başlamış.

Henüz genç yaşlarındayken 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte orduya katılmış, başlangıçta bir gazeteci ve yazar olarak savaşı desteklemiş ancak Galiçya’ya gidip cephedeki acılara bizzat tanık olduktan sonra savaşın anlamsızlığını kavrayarak pasifist bir tutum sergilemeye başlamış.

İlerleyen süreçte Sovyetler Birliği’ne gitmiş fakat burada Nasyonal Sosyalizm egemen olmaya başladığında Yahudi asıllı olduğu için kara listeye alınmış. Nazilerle fikir çatışması yaşadığı için de kitapları yakılmıştır.

Daha sonra Brezilya’da Petropolis kentine yerleşen Zweig, Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942’de eşiyle birlikte uyku hapları alarak intihar etmiş.

Hayat hikayesi her zaman keder yüklü olan Zweig’in okuduğum birkaç kitabında bu kedere rastladığım için hepsini bir yazıda toplamak istedim. Hazırsanız kitaplara geçebiliriz.

Satranç:

Yalnız kalmaktan en fazla ne kadar zevk alabilirsiniz?

Dr. B cezaevinde bir hücrede tek başına olmanın verdiği acıyı iliklerine kadar yaşamışken bir gün bir gardiyanın ceketinin cebindeki satranç kitabını bulup onu gizlice hücresine getirerek hayatının bundan sonraki kısmını bir kitabın varlığına, onun dostluğuna ve hayal gücüne bağlamış.

Zamandan bir haber yaşadığı bu süreçte gecesini gündüzünü hayalindeki bir satranç tahtası ve hayali bir rakiple geçirerek delirmenin eşiğine gelmiş. Aslında bu delirme içindeki gizli bir dehanın ortaya çıkışının başlangıcı olsa da ne yazık ki o bunu çok geç fark etmiş ve kriz geçirmeye başlamış. Bu durum sonrasında serbest bırakılan Dr. B, cezaevinden çıkınca ülkeyi terk etmek için bindiği gemide satranç şampiyonu Czentovic ile dostane bir şekilde başlayan ama aynı şekilde sonuçlanmayan mücadelesi anlatılıyor.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu:

Gördüğüm, duyduğum ya da okuduğum en aşk dolu kitaptı diyebilirim. Hatta bir aşktan ziyade sevmenin olabilecek en yüksek noktasındaki bir şeydi bu kitap. Düşündüm. Bir kişi en fazla ne kadar sevilebilir?

Ünlü Yazar R. doğum gününde bilinmeyen bir kadın tarafından bir mektup alır ve bu mektup aslında ona hayran olan ve onun çocuğunu doğuran bir kadının hayat hikayesidir

Kadın, henüz çocuk yaşlarındayken karşı komşusuna aşık olur ve onu hayatının tam merkezine koyar. Onun geliş gidişlerini, evine girenleri daima izler ve henüz fark edilmemiş bir genç kız olarak onun yaşadığı yerden ayrılır. Kalbinde ve aklında başka bir adam olmadığı için kız büyüdüğünde yine sevdiği adamı bulur ve onunla birkaç gün geçirme fırsatı olur. Bu günler sonucunda kadın, adam için unuttuğu herhangi biri olsa da kadın, aslında adamın çocuğuna hamiledir.

Eğer ona söylerse bebeği aldırmayı isteyeceğini düşündüğü için çocuğunun varlığından taki önce çocuğu sonra da kendisi ölene kadar bahsetmez.

Tek taraflı bir aşkın zararsız, sevgi ve saygı dolu olan tek örneğidir diyebileceğim bir kitaptı. Okumanızı öneririm.

Korku:

Okurken kalbimin sıkıştığını hissettiğim bir kitaptı.

Hayatını, burjuva olarak adlandırdığımız şekilde yaşayan, dertsiz, 2 çocuk annesi, aslında mutlu bir kadının bir macera araması sonucu eşini bir piyanistle aldatmasının ardından bir kadın tarafından takip edilip tehdit edilerek yaşadığı buhranı ve korkuyu anlatan bir kitap. Korkunun, aslında insana her şeyi yaptırabildiğini görüyoruz.

Kitabı yüreğim ağzımda okurken karşılaştığım sonuç beni şaşırttı diyebilirim aslında. Çünkü olmasının küçük bir ihtimal olduğunu düşündüğüm bir sonuçtu.

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat:

Fransız Rivierası kıyısındaki bir pansiyonda yine bir burjuva heyetin konakladığı günlerde genç ve yakışıklı bir adamın otele gelmesiyle birlikte otelin havası birden değişir ve insanlar bu değişime karşı biraz şaşkınlık gösterirken birden bir gece 2 çocuk annesi Mademe Henriette’nin kaybolmasıyla herkes büyük paniğe kapılır. Eşini arayan Lyonlu iş adamı, odasına çıktığı zaman karısının aslında onu bu genç adamla terk ettiğini öğrenir.

Bu olay belki orta sınıf bir toplumda yaşansa bu kadar heyecan oluşturmazdı ama burjuvaların sakin hayatları için oldukça şaşkınlık yaratan bir olaydı.

Bu insanların kaçışı ile alakalı her kafadan bir ses çıkıp her biri kırıcı ve aşağılayıcı olurken Mrs. C. aslında orta yolu bulmak için çabalar. Bu çaba aslında bundan 20 yıl önce yaşamış olduğu 24 saatin getirdiği tecrübeden kaynaklanır.

Kitabı okurken başkaları hakkında ne kadar kolay yorum yapabildiğimizi ve ne kadar ön yargılı olabildiğimizi gördüm. Ne yazık ki ne yardımseverliğin ne de ön yargının miktarını ayarlayamıyoruz.

Stefan Zweig’den okuduğum kitaplar şimdilik bu kadar ve ortalama 100 sayfa oldukları için daha fazla detay vermem demek kitapların özetini veriyor olmak demek dolayısıyla sizlere fragman niteliğinde ki bu yazıyı bırakıyorum. Okuyup, yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayınız. Sevgiler 😊🙋‍♀️

İrem Dede Yazar:

Merhabalar, ben İrem, Endüstri Mühendisliği öğrencisiyim. Öğrendiklerimi, izlediklerimi ve okuduklarımı sizlerle paylaşmayı çok seviyorum. Hep birlikte gelişip, geliştireceğimiz günlerde görüşmek dileğiyle...

2 Yorum

  1. 22 Temmuz 2020
    Yanıtla

    Stefen zweig’in başka bir yapıtı olan amok kosucusunu da okumanızı öneririm

    • İrem Dede
      23 Temmuz 2020
      Yanıtla

      Öneriniz için teşekkür ederim. En kısa zamanda okuyacağım 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir